Apple Mesaj ve Marka Ürün Vakaları: Fikirlerin sunumunda abartı ve eğlence pazarlama stratejisi.
Geçimi tamamen ilgili içerik, teslimat ve eğlence (sunumun gücü anlayışı) sağlama üzerine kurulu birisi için, esas nokta olan sunum özenli hazırlıkların ve çalışmaların sonucudur, bir sanattır. Sinemacılıkta da olduğu gibi, yaklaşımımız sunumların film şeridindeki her bir kare gibi hazırlanmasıdır, içeriğin sinema gibi yapılandırılmasıdır. Fikirlerin düzenlenmesi ve düşüncenin sıralanması işindeki kişi olarak benim açımdan, benim yaptığım sadece budur: biçimlerin kabataslak küçük resimlerinin, içerik notlarının hazırlanması, strateji sunumları, arkada kalan ve tarif eden içeriğin algılanmaya uygun şekilde sıralanması.
Markanın sunulmasında (ister rafta, ister canlandırma bağlamında, ister elle, ister çevrimiçi olarak) şevk ve neşe, modellemenin ve tasvirin bir bileşenidir. Mutluluk. Heyecan. Çılgın bir ustalık. Heyecan uyandırmak. Hayranlık. Dinleyicileri etkilemek. Bizim şevkimizi görselleştirme kavramını keşfimiz…
Türk gençliğini derinlemesine inceleyen araştırmalar gösteriyor ki, artık klasik pazarlama anlayışının gerçek anlamda iş görmediği bir tüketici kitlesiyle karşı karşıyayız. Büyük şehirde yaşayan bir genç, en kötü hesapla günde ortalama 10 bin mesajın hedefi oluyor. Yani yılda 3.6 milyon mesajın… Gençlere erişmek için bir numaralı öncelik, “işlenmeye değer” mesajların arasında yer alabilmek olmalı. Peki gençlerin dikkati nasıl çekilebilir?
İnsan beyni son derece pragmatik bir şekilde çalışır. Yani sadece işine gelen bilgiyi işler, bu da ortalama maruz kaldıklarının en çok %5′idir. Dolayısıyla reklam yapıyor olmanız, hedeflediğiniz kitleye eriştiğiniz ya eriştiyseniz bile marka tercihi yapabildiğiniz anlamına gelmez. Çünkü “farkındalık” veya pazarlamacıların sevdiği deyişle ”brand awareness“, yeterli ön koşul olsaydı, örneğin Pepsi’nin, Pınar’ın,Levi’s’in,Finansbank’ın, Vestel’in,Vodafone’un veya Bimeks’in pazar payları çok yüksek olurdu. Bu yüzden bir marka ,özelliklede gençlere yüzünü çevirmiş bir marka…
Çok zor olan bir ihtiyacı keşfettiyseniz,inovasyon fırsatını yakalamışsınızdır demektir.
Etrafımızda markalar uçuşuyor. Ne tarafa baksak, hangi amaç için ilişki kursak, markalar bizi sarmalamış durumda.
Dünya üzerinde binlerce üretim yapılıyor. Her birinin bir markası var veya bir marka altında üretiliyor. Dünya rekabeti içinde bu ürünler arasında bizim markamız nasıl, nerede diye kendinize sordunuz mu?
Piyasaya yeni bir ürün hazırlanmasında Çinlilerin yeteneğine diyecek yok. Hatta buna “çekik göz” zekası diyebiliriz.Tabii Çinliler taklittede çok ustalar. Bir Çin kuruluşunun, piyasaya yeni çıkna bir arabanın MR’ını alarak çoğaltması tam tamına 21 gün sürüyormuş, bunu biliyor muydunuz? Bu hıza kim yetişebilir ki?
Alıcı başka şeyler arıyor. Alışmadığı, görmediği, sıradışı deneyimler görmek istiyor. Bu alanları yakalayabiliyorsanız, çok zor olan bir ihtiyacı keşfettiyseniz, inovasyon fırsatını yakalamışsınız demektir.
Müşteri, sıradışı deneyimler bekliyor, daha önce…
Pek çok saygın küresel marka araştırmasına göre, başlıca markalardan yalnızca dördü Asya kökenli. Japonya’dan üç klasik marka, Güney Kore’den de hızla büyüyen hızlı bir marka çıkıyor: Sony, Honda, Toyota ve Samsung. Ancak Asya ekonomisinin bugünkü boyut ve hacmine bakacak olursak, Asya’nın çok daha fazla sayıda önemli marka oluşturabileceği ve daha iyi fiyat ve müşteri sadakatiyle daha yüksek finansal değer yaratabileceği ortadadır.
Asyalı şirketlerin bugüne kadar çok sayıda küresel marka çıkartmamış olmalarının çeşitli nedenleri vardır:
Dünya servetinin üçte birinden fazlasının, markalar halinde insanların akıllarında olduğu hesaplandı. Ama birçoğu için marka manzarası bir ?ticari cehennem? oldu ve anti-tüketim rüşveti ana akım olmaya başlıyor. Esas problem şu ki insanlar artık markalar hakkında reklamlar yoluyla bilgi edinmekle ilgilenmiyor.
Pazarlamacılar, başarılı olmak için duygusal bir bağ kurmalı, daha duyarlı ve işbirlikçi olmalı, müşterilerinden taraftarlar yaratmayı öğrenmeliler. Bununla birlikte çoğu risk korkusuyla donmuş haldeler ve skor tutmak ve karar almak için araştırma gruplarına dönmüş haldeler. Bu, bilinçli akılla ifade edilen rasyonalizasyon yoluyla markalarını kontrol etmeye çalışmaları anlamına geliyor ki bu da, dışarıdaki insanların satın alma kararını nasıl verdiklerinin rasyonel olmayan şeylere nasıl değer biçtiğini gözden geçirmeliler.
Güçlü duygu, markanın yaşayan, çarpan kalbi oldu. Başarılı işletmeler, fikirler için arzu beslemelidir.
Pazarlama Eğitimimiz hakkında bilgi almak…
Bütünleşik Pazarlama İletişimi (Intergrated Marketing Communication) : Bütünleşik pazarlama bir süreç olarak, üretilen mal ve hizmetler, çalışanların tutumları,pazarlama karması gibi bütün öğeleri tutarlılıklara bir araya getirmeyi gerektirir. Pazarlama terimlerinin temelini atan “Amerikan Pazarlamacılar Birliği” bütünleşik pazarlama iletişimini şu şekilde tanımlamaktadır: Reklamcılık, halkla ilişkiler, satış geliştirme (promotion), doğrudan pazarlama ve yüzyüze satış gibi iletişim yöntemlerinin pazarlama stratejisiyle bir araya getirilerek, daha geniş kapsamlı bir iletişim etkisi yaratmaktır.
Bu tanımı günümüze uygun şekilde geliştitirsek: Kurumların ürettiği tüm ürün vve hizmetleri pazarlama süreci kapsamında, hedef kitle ile iletişim kurma ve bu iletişim ardından da satın olmaya yönelik ve de satın alma sonrasında da hedef kitleyle iletişimi sürdürecek şekilde planlayan; bu amaçlada tüm pazarlama iletişimi kanallarını belirlenen hedeflere uygun olarak tek bir stratejiyle harekete geçiren yaklaşım.
Kurumların en…
TED takipçileri bilir, modern zamanların filozofu olarak adlandırılan Alain de Botton TED 2009 konferansında ?başarı? üzerine bir konuşma yaptı.
Başarı nedir, ne değildirden ziyade başarı kavramının bizleri nasıl etkilediğine odaklanan Botton?un günümüz dünyasına bakış açısı oldukça ilginç.
Öncelikle yerleşmiş olan fırsat eşitliği, yeterince çaba sarfedersen yükselirsin zihniyetinin yansımalarına odaklanan Botton başarısızlığın da hakedilmiş bir sonuç olarak algılanmasından bahsediyor. Botton?a göre eskiden bahtsız olarak görülen başarısızlık veya fakirlik günümüzde beceriksizlikten kaynaklanan hakedilmiş bir durum olarak görülüyor.
Peki bu ne anlama geliyor?
Öncelikle başarısızlık kaygısı modern insanın üzerinde giderek artan bir baskı oluşturuyor. Çünkü kendi beceriksizliğinden başka suçlayabileceği birşey kalmıyor. Fakat daha da önemlisi başarılı olanlar da başarısız ve beceriksizlerden ayrışmak için bu başarılarını sürekli olarak teğit ettirmek ve göstermek zorunda hissediyorlar.
Lüks tüketim ürünlerine olan talebin de bu kaygıdan kaynaklandığını…
MediaCat bu ayki sayısında “Yıldızlarda bir markadır” demiş ve “Michael Jackson’dan 9 markalaşma dersi” başlıklı bir makale yayınlamış. Bizim gerçekten ilgimizi çeken bu makale sizin de ilginizi çekecek cinsten. İşte Michael Jackson‘ı marka yapan 9 kural:
Jackson ailesi, Michael doğduğunda ona Michael Joe Jackson adını verdi ancak Michael solo kariyerine Michael Jackson olarak başladı ve öyle devam etti. Michael gibi klasik ve neredeyse her kültürde olan bir isimle Jackson gibi unutması imkansız bir soyadı kullanmak büyük bir avantaj oldu. Aynı dönemin şarkıcılarından Prince‘in bir süre sonra ismini “sembol” olarak değiştirmesi ve bunun büyük bir hata olduğunu anlayıp eski ismine dönmesi ile Michael’ın marka ismini karşılaştırabiliriz: Biri efsane, ötekinin adıysa neredeyse unutulurdu.
Allah kimseyi parasız bırakmasın. Hele hele öğrenciyseniz hiç ama hiç bırakmasın. Amin. Malumunuz ben de bir öğrenciyim. Baba parası yememek, onlara masraf olmamak için didinip duran binlerce öğrenciden sadece birisiyim. Hamdolsun ben Hababam Sınıfı?nda ki 317 Şeref gibi bir yandan bir işte çalışıp, geceleri de sokak lambasının altında ders çalışıp uyuyacak kadar sefalet içinde değilim. (Bu arada okurken çalışmak sefaletlik değil, zira ben de çalışıyorum.) Lakin gel gör ki, günlerdir önünden geçtiğim vitrinde ki gömleği, ihtiyacım olmadığı halde alamamak beni çok üzüyor. Ne kadar mantıksız davranıyorum değil mi? Yani üzülerek mantıksızlık yapıyorum.
Günümüz insanına tipik bir örneğim işte ben de. Alışveriş yapamamak, her istediğini alamamak, vitrinleri bakarak ah çekmek ne yazık ki mutsuzluğa sebep olabiliyor. Ne kadar kendime zarar verdiğimin inanın farkında değilim. Egom…
Yürürken ilk kez müzik dinleyebildiğim günü adım gibi hatırlarım. Walkmenimi vücuduma güzelcene yerleştirirken, annem ?Oğlum çıkar onu, yolda araba gelecek korna sesini duymayıp ,altında ezilip gideceksin! ? demişti.Tedirginliğini belirtirken ne kadar da rahattı. Annemin uyarısına kulak asmayıp çıkarmadım kulaklıklarımı tabiki de. Lise yıllarımın başında bir bilgi yarışmasında birinci olarak kazanmıştım ben o sony walkmeni ve daha gösterip hava atman gereken on yüz bin tane arkadaşım vardı. “Hiç bir güç bana çıkarttıramazdı walkmenimi” derken şimdi walkmenimin yerini ipodum aldı. Yani bazı güçler vardı beni walkmenimden ayıracak. Şimdilerde yeni yeni adlandırabiliyorum bu gücü: Pazarlama hatası!
Peki ne olmuştu da gençliğin vazgeçilmezi olan Sony Walkmen, şimdilerde yok denecek kadar az bir pazar payına sahip olmuştu. Geleceğin müzik tekeli olucak denen Sony, şimdiler de müzik piyasında can çekişir hale nasıl geldi ? İşte bu…