Ne kadar doğrudur bilmem ama bir günü artık 24 değil 16 saat olarak yaşıyormuşuz. Her şey hızlanmış…
Bunu hissetmeyen yoktur herhalde, sanki zaman koşarak giderken avuçlarımızdan, yapılacaklar listesinde kalem kalem işler sırasını bekliyor üstlerinin çizilmesi için … ve bir günden diğer güne devirle kapatıyoruz günü belki de çoğumuz. Hep, “daha fazlası olabilir mi acaba?”sorusunun cevabı peşindeyiz. Çok seviyoruz zaman yönetimi , stres yönetimi gibi kavramları. Hep acelemiz var, hep bir yerlere yetişme kaygısı… ya da bir şeyleri eksik bırakma, birilerinin arkasında kalma, bir şeyleri kaçırma kaygıları… Zamanımı boşa geçirmeyeyim, her anım dolu olsun, pişmanlık yaşamayayım düşünceleri de alabiliyor bazen bu kaygıların yerini. Modern insanın vazgeçilmez kısır döngüsü içinde günler bir biri ardı sıra geçiyor…
Bir yandan işimi yaparken bir yandan hep kollamak durumunda hissediyorum çevremdekilerin neler yaptığını… Bir yandan işimi yaparken bir yandan neleri eksik bırakıyorum sorusuna cevap aramam gerekiyor ayakta kalabilmek için belki de… Ammmaannn ipin ucu kaçmasın, aman eksiğim olmasın, aman benimle ilgili olumsuz düşünmesinler, aman başarısız olmayayım…
Bir arkadaşımın şahit olduğu bir olayı anlatışı geliyor aklıma, bu koşuşturmacanın ortasında: tatil için gittiği bir yerde çok özel eşyalar satan bir dükkanın satıcısının müşterilerinin satın aldıkları ürünleri özenle ve ağır ağır paket yapışı… bir sürü kişinin kuyrukta bekliyor olmasına rağmen elindeki işin hakkını vererek yapıyor oluşu ona çok ilginç gelmiş, “işler orada çıldıradururken beyefendimiz her bir paketi özenle sarıyordu sanki sadece onu yapmak için yaratılmış gibi…” diye anlattı. “Müthiş huzurlu bir andı onu izlemek…” diyerek devam etti. Hatta ve hatta o kadar etkilenmiş ki bu sahnede gördüğü huzurdan, yaşam şekli haline getirmek için elinden geleni yapacağını söyledi. “yavaş, biraz daha yavaş olmak”
Oldukça hızlandığımız şu günlerde ihtiyaç duyduğumuz huzuru bulmak için bir yöntem olabilir mi yavaşlamak? Hayatı yavaşlatmaya çalışmak, hayatı bir süreliğine askıya almak, hayata bir “es” vermek, durup bir bakmak istediğimiz yerlere doğru, bazen de dönüp taa içimize bakmak… Belki de uzun zamandır hiç mola vermedik bir yerlere yetişme telaşıyla ama molasız yaşantımızda yapılacaklar listesinde hiç eksilme de olmadı… hep katlanarak uzuyor listenin boyu ve yüreğimizdeki / omuzlarımızdaki ağırlığı. Bu ağırlığı hafifletir mi acaba hayatta verilecek ES’ler?
“Boş Kalma Hakkı” harekatı başlatsak nasıl olur? Hiçbir şey yapmamaya hakkımız olduğunu düşünmek bile iyi gelmeye yetmiyor mu? Bazen, hiçbir şey yapmadan durmaya hakkımız olduğuna inanmak ve bu gerçekle hareket etmek… 1 hafta, 1 ay, 1 yıl ne kadar süre? Belki de gerçekten bu hakkı kendimize versek 1 hafta bile ya da belki 1 saat bile yetecek yeniden şarj olmamıza. Elimizin gitmediği işlere uzanıvereceğiz bir çırpıda… Kendimiz için kendimize boş kalma hakkı verdiğimizde… Belki de bir türlü yazılamayan yazılar yazılacak, kitaplar çıkacak, projeler sonuçlanacak, sistemler kurulacak, raporlar bitecek; yeniden güçlenip canlanacağız baharla birlikte.
Yanlış anlaşılmasın, “Haydi hep beraber bir OBLAMOV olalım” demiyorum (ki bence çok önemli bir kişisel gelişim kitabıdır kendileri) , ama günün ya da haftanın bazı anlarında hiçbir şey yapmak istemediğimizde, gerçekten hiçbir şey yapmıyor olmanın tadına varalım demek istediğim. “şu an boş kalma hakkımı kullanıyorum” diyebilmek kendime ait zamanlarımda iç huzuruyla; yapılacak kalem kalem işler çıldırıyor bile olsa aklımızda ve ruhumuzda bunların ağırlığını taşımadan.
Neler mi değişecek yaşantımda bu hakkı kendime verdiğimde, belki de hiçbir şey, belki de çok şey ama sanırım denemeden bunu bilmeme imkan yok.
Deneme cesaretini bulabilmek için Engin Geçtan’a kulak verelim:
“…Çalışkan ve üretken bir insanın içinde her zaman bir koca tembel vardır ve bence önemli olan bu ikisinin birbiriyle uzlaşıp, çatışmadan birlikte var olabilmeleri. Tembelin egemen olduğu zamanlarda kendini suçlu hissetmeyen insan, kendi zamanının akışı içinde saati geldiğinde, çalışkan ve üretken yanıyla zaten yeniden buluşacaktır. ‘Yapmam lazım’ın yerine ‘yapmak İstiyorum’u koyabildiğimizde, ‘Yapmam lazım’ın insana yaşattığı, ‘kendine karşı işlenmiş varoluşsal suç’un gerilimi söner, ‘yapmak’ yerini ‘olmaya’ bırakır. Ancak, günümüz dünyasında pek çok insan, üst – sistemlerin şartlandırmaları ve beklentileri sonucu, yaparak varolabileceği yanılgısını yaşamakta…”
Hayat, Engin Geçtan, metis yayınları, s:57
Kariyer Koçluğu programımız hakkında bilgi almak isterseniz formu doldurabilirsiniz.